Average Bufph Rating: 5.0 / 5.0
VICTOR HUGO
2006-01-01
ÖNSÖZ
Ansiklopedik bilgilerden çıkardığımız kadarıyla Victor Hugo bir edebiyat uğraşının büyük bir kısmını
romandan çok şiirlere ve sahne oyunlarına ayırmıştır. Üç kalın şiir kitabı yayımladıktan sonra yeniden
düzyazıya dönerek yarım bıraktığı Sefiüefi tamamlamıştır. Sefiller yayımlandıktan kısa bir süre sonra
Hugo'yu sadece Fransa içinde değil, yapılan çevirileriyle ülke dışında da hızla büyük bir üne
kavuşturmuştur.
Romanın konusu Paris'in yeraltı dünyasında geçmekte ve bir dedektif öyküsüne dayanmaktadır; roman
aynı
zamanda Paris halkının direnişini anlatan bir destandır. Bu sıkıştırılmış ansiklopedik bilgiler, bu ciltlere
sığmayan romanın temelinde bir polisiye öykü yattığını, ama bir tür destan özelliği de taşıdığını söylüyor.
Ayrıca onun "romantizmin en güçlü beyni" olarak nitelendiğini de öğreniyoruz.
İran asıllı bir doktor arkadaşım, başrolünü ünlü Fransız aktörü Jean Gabin'in oynadığı Sefiller filmini
seyretmiş, ama adını bir türlü hatırlayamadığı ya da kendi kafasında bir tür kültürel çeviri yaptığı için,
"ben
çok acıklı bir film seyrettim" diye tutturmuştu. Sorunca da "Yazıklar" deyip duruyordu. "Yazıklar,
Yazıklar."
Sonunda Sefillefi kastettiğini anladık. Bu kavram, romanın özgün adına pek de uzak olmayan klasik
Türkçe
çeviri adı ile birleşince, bizi aslında biraz farklı bir boyuta taşıyor. "Les Miserables", muhtemel ki kendi
kültürel coğrafyasında özgün çağrışımlarda yapıyor. "Sefil" (sefaletten), bizim dilimizde "yoksul"
anlamına
geldiği gibi, "her şeyi yapabilecek, kendisinden her türlü
13
kötülük beklenebilecek" kimse anlamını da içeriyor. "Sefil bir hayat" yokluk içindeki bir hayatsa,
"yazıklar" da,
tam da bu hayata yönelik duyguyu içermekle kalmıyor, bir "merhamet" duruşu, bir üzüntü duyma halini
de
ifade ediyor. Ancak kavramın neresinden tutup çekersek çekelim, kitabın adı, "sosyal" bir olay ile karşı
karşıya bulunduğumuzu düşündürmeye yetiyor. Öyleyse, Sefiller'e girerken, haklı bir soru da bu ad
çağrışımıyla birlikte karşımıza çıkıyor: Bu roman toplumsal sorunları işleyen, "gerçekçi" bir roman mıdır?
Hayatı devrim sonrası Fransa'sının politik çalkantılarıyla savrulup durmuş olan Hugo, onca şiiriyle ve
oyunuyla hemen hemen unutulmuş, Nötre Dame'ın Kamburu ve özellikle de Sefiller romanı ile günümüze
kadar ulaşabilmişse, bu ikinci roman kendine yönelik ilgiyi tarihseltoplumsal gerçekliğin bir belgesi
olmakla mı hak ediyor? Yoksa onda, "verili gerçekliği", bir dönem belgesi olmayı aşan boyutları bulmak
mümkün mü? Yaşadığı dönemin kurumsal ve toplumsal alanlarına, alt sınıflardan piskopos evlerine,
cezaevlerinden manastırlara, didiklemediği hiçbir ilişki ve yapı bırakmayan yazar, bu "gerçek
belgeleriyle kurulu dönem mozaiği" üzerine hayata dair hangi "dersi" kuruyor; ya da hayata direnmenin
hangi onurlu yolunu öneriyor? Biz bu son soruların yönlendiriciliğinde Sefillefi, dönemin Fransız
romanının, özellikle de 'individual' roman diye tanımlanan bireyin hayat karşısındaki duruşunu ve
direnişini öne çıkaran öbeği içinde bir yere koyabileceğimizi, bu bağlamda, geniş anlamda,
"gerçekçilikten" çok, "romantik" bir toplum ve birey destanına daha yakın düşen bir metinle karşı
karşıya bulunduğumuzu ileri süreceğiz. Elbette bu, bu yoğun metni okumanın ya da değerlendirmenin
sonucunda ortaya çıkabilecek yorumlardan sadece biri olacak. Az aşağıda, bir metni yorumlamanın, o
yorumlamada kullanılan yönteme bağlı olduğunu zaten hatırlatacağız. Ama daha önce, tanıtımda de14
ğindiğimiztarihseldönemsel gelişmelerin, Hugo'nun çağdaşı bir başka romancıya, H. de Balzac'a*
yansıyışını kısaca değerlendirerek bir geçiş ayağı hazırlamaya çalışacağız. 19. Yüzyıl (Fransız)
Gerçekçiliği
Çok sayıda klasik ürüne yazmaya çalıştığımız önsözde, "yazar""toplum""insan" ilişkisine estetik düzlemin
diliyle konuşabilecek şekilde belli bir çerçeve getirdiğimizi bizi izleyen okur hatırlayacaktır. Sanatın
(estetiğin), dolayısıyla da edebiyatın görevini insanın bütünselliğini sosyal dünyasının bütünü içinde
yansıtmak olarak anladığımızı, her türlü sanatın "öznesinin" son tahlilde insan olduğunu sıkça belirttik.
Kuşkusuz estetiği (sanatı) farklı bir ihtiyaç ya da ihtiyaçsızlık düzleminde algılayan, yazarı belli
toplumsal kaygılar taşımayan bir "estet" olarak görmek isteyen kimse, yazarinsansosyal dünya arasında
kurmaya çalıştığımız bu ilişkiye itiraz getirebilir. Bu durumda, burada yapmaya çalıştığımız "girişler",
yanlış olmayacak, sadece "metodolojileri" ayrıca tartışmalara açık hale gelecektir. Bu da zaten, günümüz
edebiyatı bağlamında sıkça yapılıyor. Burada şöyle ucundan olsun değinmemize imkân olmayan "yorum
yöntemleriyle", (bilinçlibilinçsiz) kitap eklerinde, dergilerde, değerlendirmeler gerçekleştiriliyor; her
bir yöntem, aynı yapıtı yeniden kendine göre kurup, yöntemin gerektirdiği yerden değerlendirip, belli
sonuçlara varıyor. Örneğin "psikolojici" diyebileceğimiz bir yöntemle bir romanı okumaya kalktığımızda,
yazarının (daha çok kendi bilinçdışı) alanında baskı altında tuttuğu "şeyleri" doğrudan ya da kişiler
üzerinden dışavurduğu düşünülür ve bastırılmış olanın dille kodlandığı varsayılarak, "göstergelerin"
üzerinden metin analizine gidilir. Yapı çözümleyici diyebileceğimiz ve
* Honore de Balzac (17991850): İnsanlık Komedisi başlığı altında topladığı roman ve öyküleriyle tanınan
Fransız yazar. 15
son yirmi yılda revaçta olan bir yöntem, "anlatıcının" anlattığı dünya ile kurduğu "bakış açısı" ilişkisinden
yola çıkıp ilginç tespitler yapabilir (benanlatıcı, üçüncütekil kişi anlatıcı vb).
Pozitivist edebiyat yöntemi, psikolojici yöntem ile yakın düşer. Yazarın (anlatıcının değil!) biyografisini,
yapıtına yansıdığı yerde yakalamaya çalışır. Bu durumda yazarın çocukluğu, aile, annebaba ilişkileri, okul
yıllan, yoksulluk, zenginlik koşulları, ilk sevgilileri, karşı cins karşısındaki tavırları vb, yapıtları içinde
doğrudan ya da dolaylı kodlanmışlıklanyla yakalanmaya çalışılır.
Önsözlerimizi izleyebilen okur, bütün bu yöntemlerden yeri geldikçe yararlandığımızı, yazan bir
"toplumsal varlık" olarak kavradığımızı, onun yaşadığı dönemin sosyalkültürelpolitikpsikoloji
bileşkenlerinin kesişmesinde, toplumsal bilinci ve dünya görüşüyle anlamaya çalıştığımızı hatırlayacaktır.
Aynen yazar gibi, anlattığı insan da toplumsal bütünlüğün içinde bir belirlenmişliktirve belirleyicidir.
Fransız romanının büyük adı Balzac üzerine yazmaya çalıştığımız tanıtımlarda, okur, Balzac'ı, Büyük
Devrim (1789) sonrasında acımasız bir sermaye birikim sürecine giren Fransa'nın kapitalist
gelişmelerinin etkileşim ağı içinde yakalamaya çalıştığımızı bilir. Balzac Sönmüş Hayallefde, kapitalist
üretim tarzına bağlı gelişmelerin yol açtığı umut ve hayallerin nasıl yanılsamalara dönüştüğünü, kapitalist
hayatın kaba ve acımasız gerçekliğine çarpıp tuz buz olan hayaller ile birlikte yıkılıp giden insanlan
anlatmıştır. Bu hayallerin temelinde, doğrudan burjuvakapitalist toplumun zorunlu olarak yarattığı
insana, topluma, sanata, zenginliğe vb ilişkin beklentiler, anlayış ve tasanmlaryer almaktadır. Balzac,
büyük topraklann parçalanması, aristokrasinin zayıflaması karşısında köylü ile büyük burjuva arasındaki
bir işbirliğinin hayalini kurmuş, kapitalist sermaye birikiminin aynlmaz parçası olan tefecibankerlere
karşı 16
ancak böyle bir ittifakın başarılı olabileceğini düşünmüştür. {Köylüler). Kapitalizmin (henüz adı konmamış
olsa da) adeta tarihsel bir zorunluluk gibi ortaya çıkıp önceki bütün değerleri yıkıp geçtiği bir dünyada
ve bu fırtınanın en şiddetli estiği Fransa'da, bu sorunlann sancılarını yansıtan roman "gerçekçiyse",
Balzac gerçekçidir. Devrimin aristokrasiyi bir süreliğine de olsa eski konumuna bir daha gelemeyecek
şekilde geri düzleme ittiği Fransa'da, eşitlik, özgürlük, kardeşlik ilkeleriyle politik hayata hâkim olan
burjuvazi, kendi
çelişkileriyle birlikte eski düzeni restore etmekte kararlı Avrupa aristokrasisinin saldınlan karşısında
yüzyılın başından ortasına kadar kıta Avrupa'sının bütün politik depremlerine sahne olacak bir
Fransa'da tarihi belirlemeye çalışmış, burjuva bir kralı başa geçirmiş, cumhuriyetler cumhuriyetleri
kovalamıştır. Kişinin hayallerinin yıkılması, bir başka yorumla, onun dünyayı içten dışa kurma yanılsaması
olarak da anlaşılabilir. "Özne" (Don Kişot'ta olduğu gibi) nesnel (dış dünyayı), "gerçekliği" kendi
tasanmma indirgeyip onu kurgulamakta, ama uyanmak yerine, hayallerini yenileyip durmakta, gerçekliği
kendi öznel bilincine bağlama inadından vazgeçmemektedir. Bu yönden bakıldığında, Cervantes'ten* (Don
Kişot) Stendhal'den** Balzac'a, Flaubert'e*** gerçekliğe meydan okuyan bir "birey" vurgusu da
yapabilir; "bireyin" mevcut politik, dini, ahlaki, felsefi ve estetik (geleneksel) yapılar karşısında kendi
smırlannın gerisine çekilmesi durumundan söz edebiliriz. Gerçekten de "Aydınlanma yüzyılı", özellikle 19.
yüzyılın başına kadar
* Saavedra Cervantes (15471616): İspanyol romancı. Don Kişot adlı yapıtı roman türünün
habercisi
sayılmıştır.** Stendhal (17831842): Asıl adı MarieHenri Beyle
olan, 19. yüzyılın önde gelen Fransız romancısı. •*• Gustave Flaubert (18211880): Fransız edebiyaünda
gerçekçiliği başlatan yazar olarak kabul edilen Fransız
romancı.
17
uzanagelen dönemin "bireyi", politik hak ve özgürlüklerinin farkında olan, dini inancını "aklileştirdiği"
ölçüde
dogmalardan nefret eden, sınırlara, kurallara karşı özellikle edebiyat aracılığıyla mücadele veren, bir
yandan
da romantik arayışlarla, yitirilmiş (doğal) bir egzotik, romantik cennete özlem duyan bireydir. Bu
bireysel
anlatı ya da edebiyat, bir ayağıyla Rönesans hümanizma hareketine, Protestan Kilisesi'nin öteki
Hıristiyan
kiliselerine ve Katolikliğe karşı isyanına geri gider.
Bireyin, hak ve görev anlayışını, Kartezyen (Descartesçi*) okulun "öznesine" kadar geri götürmek
mümkündür: "Düşünüyorum öyleyse vanm"ın yanı sıra "hissediyorum, öyleyse varım" anlayışını
yerleştirmiş
bir bireydir bu; sanatın, edebiyatın talepleri evrenselleşmiş, birey evrensel değerlerin temsilcisi olarak
algılanmıştır. Tek tek insanların, bireylerin dünyayı değiştirebilecek, jenial (dâhiyane) müdahaleler
yapma
gücüne sahip olduğu yolundaki aydınlanmacı ruhun bir ifadesidir bu birey ve onun dünyaya bakışı (ya da
hayalleri). Sanatçı (edebiyatçı) toplumda özel bir yeri temsil eder; kendi kaderini içten dışa tayin
etmeye
yönelmiş bir dünyanın sözcüsüdür o. Ama işte gerçekliğe müdahale, tasarımdan, hayalden fazlasını
gerektirir. Bu da düş kırıklıklarının, çöküşlerin, kendi içine dönmenin kaynağıdır hep. İndividual roman
başlığı
altında toplanabilecek ürünlerle birlikte akla gelebilecek adlar arasında Germaine de Stael,** Benjamin
Constant,*** F. R. Chateaubriand,****
Felsefede ve bilimde, çağdaş felsefenin babası sayılan Fransız filozof Rene Descartes'in (15961650)
görüşlerinden ve yanıtlarından kaynaklanan gelenek. Descartesçilik, kartezyenizm olarak da bilinir.
Germaine Stael (17661817): Fransızİsviçreli edebiyatçı, düşünür ve siyasetçi.
Benjamin Constant (17671830): Fransız kökenli İsviçreli romancı ve siyaset yazarı.
: FrançoisAugusteRene Chateaubriand (17681848): Fransız diplomat ve yazar.
18
Alfred de Vigny,* A. de Lamartine,** George Sand,*** Henri Beyle (Stendhal) gibi isimleri Fransız
individual
romanı içinde sayabiliriz.
İndividual romanın önemli temsilcisi sayılan Stendhal, Kırmızı ve Siyah'a yazdığımız önsözde de
değindiğimiz gibi, bireyi dış dünyanın acımasızlıkları, sertlikleri karşısında romantik bir kaçışın,
melankolik
bir iç dünyanın koruyuculuğuna sığındırmaz; kişi kendini olanca yürekliliğiyle ve kararlılıkla
gerçekleştirmeye
çalışır. Serinkanlılık, yüreklilik, onur ve direnme, dünya acısı karşısında çözülüp hüzne boğulmanın yerine
geçer; dostluk ve aşk enerji ve çaba isteyen kurtarıcı ilişkilerdir; kişi (birey) ya kendini ne pahasına
olursa
olsun gerçekleştirecek ya da hiç de saygı duyulmayacak bir şekilde dağılıp çözülecektir.
Fransız individual romanı Stendhal ile birlikte bireysel bir etiğin yüceltici gücünü öne çıkartırken, aynı
dönemlerde edebiyatın bir gözü de topluma dönüktür. Yukarıda sözünü ettiğimiz "hayaller" ile gerçeklik
ilişkisine bir kez daha dönerek şöyle bir tespit yapabiliriz: Yeni gerçekliğin (burjuva kapitalist) düzenin
kendi
önünü açarken giriştiği kaçınılmaz yıkımın karşısında yazar, romantik bir özlemle geçmişe, tarihe yönelip
tarihsel tabloları estetik gerçeklik düzlemine taşır. Ama tarih kavramı ister istemez bugünü de içine
alacak
şekilde genişler durur. Artık yakın tarih, günün dünyası da bakış alanı içine girecek, dönemin romanı
kendi
sesini arayacaktır. İndividual romanın "programından" farklı olarak birey şimdi sosyal dokunun içinde
tuttuğu
yeriyle, sosyal bir varlık olarak temsil ettiği
* Alfred de Vigny (17971863): Fransız romantizminin
önde gelen adlarından şair, oyun yazarı ve romancı. *• Alphonse de Lamartine (17901869): Fransız şair
Fransız edebiyatının önemli yapıtlarından biri olan bu eser, toplumsal adalet ve mücadele temalarını derinlemesine ele alıyor. Victor Hugo'nun anlatım tarzı ve karakterlerin karmaşıklığı beni etkiledi. Özellikle Jean Valjean'ın karakter gelişimi ve toplumsal baskı altındaki insanların yaşadığı zorlukları ustaca yansıtıyor. Bu kitap, sosyal konulara duyarlılığı olan herkesin okuma listesinde olmalı.